Bu hafta bi kitap okudum. Size ondan bahsetmek istiyorum...
Hani bazen bir mektup okursun…
Ve anlarsın: Bazı insanlar yaşayamamaktan değil, hissedememekten acı çekiyor. Van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı mektupları öyle. Bir tabloya değil, bir insana bakar gibi okuyorsun onları ve her satırda şu geçiyor içinden: “Bu kadar derin hissetmek, ne büyük bir yorgunluk.”
Van Gogh, mektuplarında çoğu zaman resimlerinden daha çıplak daha kırılgan. Boyayla sustuklarını yazıyla itiraf etmiş gibi. “Ruhumda öyle bir sessizlik var ki, neredeyse sesini duyabiliyorum” diyor bir mektubunda. Çok üzüyor beni bu çaresizliği. Bu, depresyonun tam tanımı değil de nedir?
Biz çoğu zaman duygusallığı bir zayıflık olarak okuruz ama Van Gogh’un satırlarında görüyorsun ki, duygular bazen bir yük, bazen de bir hayatta kalma çabasıdır.
Hissetmek bir meziyet değil, kaçınılmaz bir fazlalık olur bazı insanlar için. Van Gogh o fazlalıkla yaşadı ve o fazlalık onu yalnız bıraktı. Yalnızlığı seviyor muydu bilmiyorum. Bir de onun ki tercih yalnızlığı değildi. O anlaşılamadığı için dışlandı, zorbalandı ve linç edildi.
Kardeşine yazdığı mektuplarda en çok hissedilen şey şu: Sevilmek isteyen ama sevilmeyi bilmeyen biri. Ya da belki şöyle: Kendine bile fazla gelen biri. Dünyayı anlamaya çalışan ama dünyanın ona bakmaya bile tahammül edemediği biri. Yalnızlık, onun için bir alışkanlıktan çok, bir zorunluluktu dediğim gibi. İnsanlardan uzak durduğu için değil, insanlar onun derinliğine yaklaşamadığı için. Zaman zaman “İçimde bir karanlık var, ama o karanlık benim dostum” diye yazıyor. Kendi içine çekilmekten başka çaresi yokmuş gibi. Van Gogh’un kulağını kesmesi asıl trajedi değildi. Asıl trajedi şu: Bir insan, kendi sesini bile duyamayacak kadar sessizleştiğinde hâlâ yaşamak zorunda mı?
O yaşadı. Çünkü Theo vardı. Kulağını neden kestiğini başka zaman konuşacağız, söz. Theo’ya dönelim. Mektuplarını gönderdiği, her satırda “beni anlıyor musun?” diye sorduğu bir tek o. İnsan dünyada ne olursa olsun anlaşılmak istiyor. En zor, en olumsuz anlarında bile... Anlaşılmak için kitaplar yazıyorlar, filmler çekiyorlar. Van Gogh hem resim çizmiş hem de mektup yazmış. Bu arada yazmayı çok severim, tavsiyedir.
Bugün o mektuplar hâlâ duruyor.
O çırpınış, o yorgun duyarlılık, o içe doğru akan çığlıklar…
Belki bu yüzden bakarken onun tablolarına değil, onun yalnızlığına bakıyoruz.
Ve sessizce fısıldıyoruz içimizden:
“Seni duyuyorum, Van Gogh.
Geç de olsa, seni duyuyorum.”
Not: Bu yazıyı yazarken fonda Nick Cave & The Bad Seeds - The Ship Song çalıyordu.
Hatırlayın, unutmayın… Bazı hayatlar, anlaşılmak için yaşanmaz, yalnızca hissedilmek için sessiz kalır.
Theo’ya Mektuplar’ı mutlaka okuyunuz.
Sevgiler
E.