Kamerası titrek, ışığı eksik, sesler dışarıdan karışıyor. Oyuncular belli ki makyajsız, doğrudan hayattan gelmiş gibiler. Kıyafetler salaş, evler sıradan.

Ama işte tam da bu yüzden “Hasçelikler and the City” o kadar gerçek, o kadar yakın, o kadar etkileyici.

Dizi izlemiyoruz aslında - bir mahallenin balkonuna çıkıp başkalarının hayatına kulak misafiri oluyoruz. Geçtiğimiz hafta dizi final yaptı.

Bazı diziler vardır, ilk sahnesinden “Bu başka bir şey” dersin. “Hasçelikler and the City” tam olarak öyle bir şey. Cep telefonuyla çekilmiş, görüntü bazen bulanık, ses boğuk... Ama o kadar içten, o kadar bizden ki….

Çünkü bu dizi teknik olarak “kötü” olsa da, içerik olarak şahane bir iş.

Dizi ilk olarak bir düğünle başladı. Gerçek bir düğün. Kızlar bilmedikleri bir düğüne gidiyor, “yenge” taklidi yapıyorlar, oradan doğaçlama bir hikâye çıkıyor.

O an zaten kopuyorsun. “Bunlar ne yapıyor?” diye izlemeye başlıyorsun ama fark etmeden karakterlere bağlanıyorsun.

Nesly, Fatoş, Buse, Hülya Yenge… Hepsi başka bir mahallede yaşıyor gibi ama aslında hepsi senin mahallenden çıkmış gibi.

Her şey çok tanıdık. Kıyafetler Zara’dan değil, büyük ihtimalle kardeşin dolabından. Evler katalog evi değil, “kapıyı ört annem içeriden bağırıyor” evi. Dizide geçen “VIP Maltepe Dershanesi” lafı bile ayrı bir tat. Çünkü kimimiz oraya gitmediysek bile o tür tabelaların gölgesinde büyüdük.

O tabelalarda bir umut, bir gelecek, bir sınıf atlama hayali vardı. Dizide bunların hepsi var ama parmak sallayarak değil, kahkahayla anlatılıyor.

Görüntü kalitesine, ışığa, sete takılanlar olabilir. Ama bence mesele orada değil. Bu dizi ne kadar “düşük prodüksiyon”sa, o kadar gerçek.

Oyuncular rollerini değil, sanki kendilerini oynuyorlar. Sahneler yazılmış değil, yaşanmış gibi. Ve biz izleyici olarak, bir hikâye izlemekle kalmıyoruz; bir aileye misafir oluyoruz.

“Hasçelikler and the City” YouTube’da binlerce kişiye ulaştı. Herkesin dilinde replikleri var. Ama bence en önemlisi şu:

Bu dizi bize bir şeyi yeniden hatırlattı - iyi hikâyeler, her zaman en parlak kamerayla çekilmek zorunda değil.

Bazen gerçek olmak, güzel görünmekten çok daha güçlü.

Psikolojik olarak bu dizinin en çarpıcı yanı şu: Karakterler kendilerini yazmıyor, yaşarken keşfediyor. Bu doğaçlama hali, aslında biz izleyicilere de bir şey söylüyor: Kimlik dediğimiz şey, çoğu zaman önceden yazılmış bir metin değil. Yaşarken, konuşurken, saçmalarken oluşuyor. Nesly’nin ablasına laf yetiştirme şekli, Fatoş’un krizleri, Hülya Yenge’nin o bastırılmış öfkesi... Bunların her biri bastığımız hayat toprağından fışkırıyor.

Karakterlerin gelişimini izlerken kendi evrimimizi görüyoruz. O yüzden diziye sadece gülmüyoruz; biraz da tanıyoruz. Kendimizi, komşumuzu, annemizi, kuzenimizi…

Felsefi olarak “mekân” sadece bir yer değil, bir ruh halidir. Hasçelikler’in yaşadığı ev, biraz sıkışık, biraz eski, biraz kaotik. Ama çok canlı. Duvarda bir aile fotoğrafı, mutfakta kaynayan tencere... Bunların hepsi bize şunu hatırlatıyor: Modern hayatın dayattığı steril alanlar yerine, yaşamın kendisi dağınıktır. Ve dağınıklığın içinde gerçeklik saklıdır.

VIP Maltepe Dershanesi detayı bile basit bir şaka değil. O isimde, bir kuşağın sınıf atlama çabası, eğitim yoluyla kurtulma umudu var. Dizi bu tür küçük ayrıntılarla büyük toplumsal cümleler kuruyor ama bağırmadan. Mizahla, ironiyi dozunda kullanarak.

Freud der ki, bastırdığımız duygular mizahla açığa çıkar. Hasçelikler’in bölümlerini izlerken tam da bu oluyor. Anneye içten içe duyulan öfke, akraba çatışmaları, sevgiliye duyulan hayal kırıklığı, hepsi komedi kisvesiyle sahnede. Ama aslında izlerken sadece gülmüyoruz - rahatlıyoruz. Kendi bastırdığımız duyguların sahnede dolaşmasına izin veriyoruz.

Gülmek burada bir savunma mekanizması değil, bir terapi yöntemi. O yüzden bu dizi sadece eğlenceli değil, iyileştirici bir şey aynı zamanda.

Son olarak… Bu dizi bize “kalite” kavramını yeniden sorgulatıyor. Kalite her zaman yüksek çözünürlük mü demek? Yoksa hayatın kendisine en çok benzeyeni mi kaliteli olur? Bu sorunun cevabı, Hasçelikler’in evinin dağınık salonunda gizli bence. Çünkü orada ışık düzgün değil ama duygular sahici. Ses boğuk ama kelimeler gerçek. Kamera sallanıyor ama hikâye ayakta.

Ve bazen sadece bu kadarı yetiyor. Hatta daha fazlası oluyor.

Not: Bu yazıyı yazarken fonda “Caka-Nesly” çalıyordu.Siz anladınız J

Sevgiler

E.